Son yirmi yıl içerisinde, görünüşteki çeşitliliğe rağmen hem dünyada hem Türkiye’de giderek yeknesaklaşan mimarlık ortamı artık yeni bir kırılmanın eşiğinde gibi duruyor. Bu son yirmi yılda mimarlık medyasından mimarlık eğitimine kadar pek çok alanda giderek baskın hale gelmiş olan bir mimarlık türü, bugün artık yaygın hâkimiyetini kaybediyor ve giderek daha fazla sorgulanıyor. Önümüze, tümünü şimdiden öngöremesek de, mimarlık alanında farklı arayışların denendiği ve giderek çoğaldığı bir dönem açılacağa benziyor.
Dayanışma Mimarlığı sergisi, önümüzdeki dönem içerisinde belirgin bir çizgi oluşturacağı şimdiden görülebilen bir damarı temsil eden yedi farklı mimarlık grubunun çalışmalarını bir araya getiriyor. Bazılarının birkaç yıl, bazılarının ise on yıla varan geçmişleri olan bu yedi grubun her biri, kendilerinden olağan koşullarda herhangi bir müşteri, işveren ya da yatırımcı tarafından istenmemiş, tersine kendi görüşlerince oluşturdukları ya da fark ederek destekledikleri bazı toplumsal ihtiyaçları, kendilerine mesleki anlamda ve gönüllü olarak iş edinmiş olan gruplardır.
Grupların her birinin mimarlık pratiği ve mimarlığın kent mücadeleleri yanındaki konumları açısından kendilerine özgü tavırları var. Ancak tüm gruplar bu tavırları ile mimarlık ortamındaki hâkim söylemin dışında, hâkim söyleme alternatif konumlar üretiyorlar. Medyatikleşmiş bireysellikler yerine kolektif mimarlık üretimi, metalaştırılarak kutsanmış tasarım söylemi yerine farklı katılım olanaklarının araştırılması, emlak piyasası denklemlerinin kabulü üzerine kurulmuş bir düşünsel altyapı yerine farklı hak sahipliklerinin araştırılması ve kent hakları mücadelelerine katılım tüm grupların belirgin yönelimleri.
Grupların her birinin içinde bulunduğu ya da destek oldukları kent mücadelelerine gönüllü katkıları şüphesiz kendi başına övgüye değer. Ancak bunun da ötesinde, bu mücadelelere verdikleri katkının biçimi, mimarlık ortamının önüne hepimizin tartışması gereken yeni bir alan açıyor ve yapılanları mimarlık alanında da deneysel ve öncü bir konuma getiriyor.
Her grubun kendi çalıştıkları yerlerde mimarlık alanına katkılarını ayrı ayrı ele almak ve değerlendirmek gerekir. Ancak bu çalışmaların önümüze açtığı yeni alanı hakkıyla tartışabilmek için, grupların tek tek kendi içindeki üretimlerinin her birine bakmanın yanı sıra, bu üretimleri ve üretim biçimlerini, Türkiye’de ve dünyadaki son yirmi yılın mimarlık ortamı içerisinden bakarak da değerlendirmemiz gerekiyor.

BÜYÜK YAPILAR VE GÖSTERİ MİMARLIĞININ YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ
Uluslararası Ana Akım Mimarlığında 21. Yüzyıl Dönümü

1988 yılında, New York MOMA’da Philip Johnson ve Mark Wigley tarafından bir sergi düzenlenir: “Dekonstrüktivist Mimarlık Sergisi”. Dekonstrüktivist mimarlık bir akım olarak çok uzun erimli bir etki yaratmaz, sergideki mimarların çoğu tarafından da sahiplenilmez; on yıl geçmeden kavram unutulur. Ancak sergideki isimlerin başka bir açıdan, çok daha uzun erimli bir etkisi olur; sergiye katılan sekiz mimar, on yıl içinde görülmedik bir uluslararası üne kavuşacaklardır.
1988 yılında henüz pek azının inşa edilmiş bir yapısı vardır, yalnız birkaçı inşa edilmiş yapıları ile tanınır duurmdadır. Sergiyi takip eden on yıl içerisinde ise, sekiz mimarın her biri, tüm dünyayı dolaşarak çoğunlukla o dönem için son derece radikal görünen mimari temsillerini anlattıkları konferanslar verir ve uluslararası üne, henüz pek az inşa edilmiş yapı ile kavuşurlar. Sergiye katılan sekiz mimar, uluslararası “yıldız mimarlar”ın birinci kuşağı olarak da anılacaktır.
Bir sonraki on yılda ise, her biri ellili yaşlarını geçmiş olarak, kariyerlerinin başlangıcının aksine, son derece hızlı ve tüm dünyaya yaygın şekilde, muazzam büyük projelere imza atar ve inşa ederler. Her biri, dünyanın farklı metropollerinde yüzlerce mimardan oluşan birden çok ofis kurarlar, Bilbao’daki Guggenheim Müzesi gibi bir kentin kaderini değiştirme iddiası taşıyan yapılar inşa eder ve bir yandan da en tanınmış mimarlık okullarında eğitim stüdyoları yürütürler. Yıldız mimarlar kuşağı, kendinden önceki dönemdekilerin hayal dahi edemeyeceği yaygınlıkta bir etki yaratır, inşa edilen muazzam boyuttaki projelerin yanında, kısa sürede mimarlık medyasından, eğitim stüdyolarına kadar neredeyse tüm mimarlık alanını domine eder hale gelirler.
Elbette bu hızlı yayılımı kolaylaştıran somut bir arka plan da vardır; 1990 sonrası tek kutuplu düzen içerisinde, ulus devletlerden kaynaklanan tıkanıklıkların doğrudan askeri müdahalelerle açıldığı, para bolluğu ve sınırsız sermaye hareketi ortamında, yatırımların önemli bir kısmı inşaata ve emlak sektörüne aktarılmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerin neredeyse tümünde inşaat, gelişme söyleminin amentüsü halini almıştır. Bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler ise, bir yandan spekülatif bir tasarım alanı açmış, diğer yandan ise iletişim olanaklarını hızlandırmıştır. Aynı dönemde internetin hızlı gelişimi, etkileyici fotoğrafların görsel medya üzerinden görülmedik hızda yayılmasına imkân vermiştir; tek bir etkileyici görsel, muazzam yayılma ve tüketilme hızıyla, kitaplar dolusu eleştiri ve teoriden daha çok etki yaratır görünmektedir.
70’ler ve 80’lerin modern sonrası/postmodern mimarlık tartışmalarına, oluşturdukları bu yoğun ve yaygın etki ile bir anlamda son veren bu kuşak, mimarlık alanındaki radikal modernleşme yanlısı tutumlarıyla, “neo-modernler” olarak da adlandırılırlar. Ürettikleri mimarlığın radikal görselliği yanında, bir stil ya da üslup olmaktan çok, tıpkı ilk modernler gibi, mimarlığı toplumsal olarak da yeniden konumlandırma arayışları, “zor durumdaki” mimarlığa yeni bir vizyon ve yön verme iddialarıyla, sıklıkla ilk modernlerle kıyaslanırlar. Önerdikleri yön ve vizyonun modernlerle ne kadar benzeştiği ise sonraları çok tartışılır.
Tıpkı ilk modernlerde Corbusier’nin olduğu gibi, bu kuşağın da görece çok konuşan ve yazan bir sözcüsü vardır: Rem Koolhaas. Corbusier ile bu açıdan sıklıkla benzeştirilen Koolhaas, bu yeni kuşağın manifestosunu çok erken dönemde yazar. Şöyle der Koolhaas 1994’te yazdığı S, M, L, XL kitabındaki “Büyüklük” (Bigness) metninde:
“Belirli bir ölçeğin üzerinde, mimarlık BÜYÜKLÜK özelliğini edinir. BÜYÜKLÜĞÜ konu edinmenin en önemli gerekçesi, Everest tırmanışçıları tarafından da söylenendir: “Çünkü orada.” Büyüklük mutlak mimarlıktır.
(...)
Belli bir kritik kütlenin üzerine çıkıldığında, bina bir BÜYÜK bina haline gelir. Böyle bir kütle artık tek bir mimari dokunuş ile hatta herhangi bir mimari dokunuşlar kombinasyonu ile bile kontrol edilemez hale gelir. Bu imkânsızlık, parçalarının otonomisini tetikler, ancak parçalanmakla aynı anlama gelmez çünkü parçalar bütüne bağlılıklarını korurlar.
(...)
Bütün bu ölçekten, mimari kompozisyondan, gelenekten, şeffaflıktan, etikten kopmanın hepsi birlikte en son ve en radikal kopmayı ima eder: BÜYÜKLÜK artık herhangi bir konunun parçası değildir. O var olur; en fazla başka şeylerle birlikte var olur. Bunun alt metni: “Bağlamı ..ktir et”tir.
(...)
Eğer BÜYÜKLÜK mimarlığı dönüştürürse, onun birikimi yeni tip bir kent meydana getirir.
Kentin dış görünüşü artık ‘o’nun olup bittiği kolektif bir tiyatro değildir; kolektif bir ‘o’ kalmamıştır. Sokak bir artığa, organizasyonel bir araca, geçmişin kalıntılarının yeninin aygıtlarıyla huzursuz bir soğuklukla karşı karşıya kaldığı kesintisiz büyükşehir planının alelade bir parçasına dönüşmüştür. BÜYÜKLÜK bu düzlemde herhangi bir yerde var olabilir.
BÜYÜKLÜK yalnızca klasik kent ile ilişki kuramıyor olmakla kalmayıp –en iyi ihtimalle, birlikte var oluyordur– aynı zamanda sunduğu kolaylıkların niceliği ve karmaşıklığı açısından kendisi kentseldir. BÜYÜKLÜK artık kente ihtiyaç duymaz; kent ile rekabete girer, kente el koyar ve hatta daha da iyisi kentin kendisi olur.” (Rem Koolhaas, “Bigness or the Problem of Large”, S, M, L, XL, 1995; çev. F. Daloğlu)
Bugün artık İstanbul’da da çok aşina olduğumuz “büyük yapılar”ın mimarlığın kaçınılmaz geleceği olduğunu savlayan Koolhaas’ın metni, uzun yıllar tüm mimarlık tartışmalarında ve akademide içeriği tartışılmak yerine bir tür kutsal metin gibi görülür ve öylesine atıf alır; Koolhaas’ın önerdiği büyüklük misali, meşruiyeti kendinden menkul bir vahiy gibi kabul edilir. Oysa Koolhaas’ın metni, bugün İstanbul’un götürülmeye çalışıldığı yerin, yani neoliberal dönem metropolünün, denetimsiz sermaye akışının yarattığı “çıldırtıcı” inşaat furyasının savunusundan başka bir şey değildir.
90’ların sonu ve özellikle 2000’li yıllardan itibaren, yıldız mimarlar dünyanın dört bir yanında büyük yapılar inşa etmeye başlarlar, Guggenheim Bilbao, Haydar Aliyev, CCTV gibi bir kentin hatta bir ulusun kaderini değiştirme iddiası taşıyacak kadar büyük ve pahalı yapılar. Yıldız mimarlar ise muazzam bir üne kavuşurlar; bu tanınırlık görünüşte mimarlığın toplumsal kabulünü de yükseltmiş gibidir. Yapılar tüm dünyada tanınır, günlük medyada görünür olur, bir yapının bir kentin tarihinde önemli bir kırılma yaratacak tılsıma nasıl sahip olduğu konuşulur, tartışılır. Ancak tüm bu etkinin ve tanınırlığın yaslandığı çıldırtıcı sermaye gücünün sicili pek de öyle parlak değildir. Kontrolsüz bir sermayeye yaslanan ve hatta giderek ona bağımlı hale gelen bir mimarlığın sonu ise, uluslararası gayrimenkul sektörünün reklamcılığı pozisyonuna indirgenmeyi kabul etmektir.
Büyük yapılar ve yıldız mimarların göz kamaştıran tılsımlı etkisi dağılmaya başladığında, bu mimarlığın son derece rahatsız edici kusurları da görünmeye başlar. Yapılar gerçekten çok büyük ve çok pahalıdırlar, üstelik bütün ilerlemeci iddialarına rağmen, ağır sosyoekonomik tartışmalar yaratırlar. Artan şekilde petrol-gaz coğrafyasına doğru kayan büyük yapılar, giderek yarattıkları büyülü etki yerine, görülmemiş bir kent, kültür ve bellek tahribatı, işçi ölümleri, kentli kitlelerin yerinden edilmesi ve ulusların devasa servetlerinin çarçur edilmesi ile anılır olurlar. Büyük yapılar ve yıldız mimarların otoriter yönetimler ve denetimsiz sermaye ile ilişkileri o kadar açık hale gelir ki, sonunda Gehry lafı ağzından kaçırıverir:
“Demokrasi tabii ki vazgeçmek istemediğimiz bir şey ancak kaos yaratıyor. Yan dairedeki adamın ne isterse onu yapabileceği anlamına geliyor ve bu da görüş ayrılığı yaratıyor. Şehirlere geldiğimizde bu, insanların ne isterlerse inşa edebilecekleri anlamına geliyor.
Bence en iyisi iyi niyetli bir diktatörün olması –ama zevkli olacak! Zevkli birini seçmek için orta yol bulmak gerçekten çok zor. Artık bir Robert Moses yok.” (Benjamin Paukner, “F. Gehry ile Söyleşi”, Foreign Policy, Haziran 2013; çev. F. Daloğlu)
2008 ekonomik krizi ve özellikle de krizin emlak sektörü kökenli oluşu, yıldız mimarlık ve büyük projeler için de bir kırılma noktası olur.
İlginç biçimde, bu dönemin sembolik anlamda kapanışını duyuran da yine Koolhaas olur. 2014 yılında küratörü seçildiği Venedik Mimarlık Bienali’ne önerdiği “Fundamentals” teması ve her zamanki istif üslubunda hazırladığı “Elements” sergisi, bir tür nedamet beyanı, itirafname olarak kabul görür mimarlık ortamında. Tabula rasa deyiminin mimarlık ve kent alanındaki müellifi Koolhaas, tuhaf bir biçimde temellere, köklere ve tarihe yeniden bakmayı, son yüzyıl içinde modernliğin farklı coğrafyalarda izlediği farklı yolları ve deneyimleri sorgulamayı önermektedir.
2016 yılında ise, Şilili mimar Aravena’nın hem Pritzker Ödülü’nü alması, hem de Venedik Mimarlık Bienali’nin küratörü olarak seçilmesi, üstelik Pritzker Ödülü alma gerekçesinde ofisi Elemental ile birlikte tasarladıkları Quincy Monroy gibi dar gelirliler için yaptıkları sosyal konut tasarımlarına vurgu yapılması ve Bienal için de “Reporting from the Front” gibi bir tema seçmesi, yıldız mimarlar döneminin nihayete erdiği, onun yerine mimarlığın sosyal sorumluğunun özellikle vurgulanacağı bir döneme girildiği biçiminde yorumlanır sıkça. Yüzyıl dönümünde yaygın bir şekilde mimarlık ortamında egemen hale gelmiş olan bir mimar ve mimarlık türünün meşruiyeti, artık bu mimarlığın taşıyıcısı olan mecralarda bile sorgulanır hale gelmiştir.
Şüphesiz burada anlatılan, uluslararası mimarlık ortamının ana damarı diyebileceğimiz en popüler yüzünde son 25 yıllık gelişmelerin kısa bir özetidir. Elbette bu 25 yılda burada anlatılanla farklı düşen ya da çelişen pek çok şey de yaşandı, yapıldı. Örneğin Glenn Murcutt, Peter Zumthor ya da Shigeru Ban gibi, “yıldız mimarlar”ın pratiğinden çok farklı bir mimari çizgiden giden örnekler de Pritzker gibi uluslararası popülariteye hitap eden ödülü aldılar bu yıllar içinde. Ya da örneğin bugün, Aravena’nın “yıldız mimarlık” döneminin sonu ve “sosyal mimarlık” döneminin başına işaret ettiği iddiası yanında, tam tersine sıkışan sermaye hareketi krizinin yeni türden bir çıkışına ve sadece farklı türden bir yıldız mimarlığa işaret ettiğine dair okuma ve eleştiriler de mevcut mimarlık ortamında.
Ancak önemli ve belirgin olan, mimarlık alanındaki tartışmaların her durumda “Kent planlaması gerekli midir? Yeni kamusal alanlarımız havaalanları ve AVM’ler midir? Tabula rasa kente iyi gelir mi?” türü, artık mimarlık ortamında bıkkınlık veren pseudo polemiklerden, mimarlığın kent, toplum ve doğa üzerindeki olumlu olumsuz katkıları ve etkileri üzerine odaklanacak olmasıdır. Sonrasının ne tür yönelimlere ve arayışlara gebe olduğunu bugün ancak belli belirsiz şekilde görebiliyor olsak da, mimarlık ortamının bir kırılmanın eşiğinde olduğu, gözden kaçırılamayacak kadar belirgindir.

MİMARLIĞIN “BÜYÜK KENTSEL DÖNÜŞÜM” İLE İMTİHANI
Türkiye’de Kentlerin ve Mimarlığın Son 20 Yılı

Büyük projeler furyasının Türkiye’deki seyri ve Türkiye mimarlığı üzerindeki etkileri, uluslararası ortamla benzerlikler taşısa da kendine özgü bir şekilde gelişti. Türkiye’de mimarlar hummalı kentsel dönüşüm furyası ile bir yandan mesleki anlamda, birer mimar olarak karşılaştılar, ama bunun da ötesinde başta İstanbul olmak üzere, tüm kentleri etkisi altına alan bu furyadan birer kentli olarak etkilenmemek de olası değildi. Diğer bir deyişle, bu furya mimarlar için bir yandan yeni ve büyük bir iş alanı demekti, diğer yandan, bu büyük furyanın kentler ve doğa üzerindeki etkileri konusunda belki en çok farkındalık sahibi olması beklenen gruplardan biri de mimarlardı. Dolayısı ile büyük kentsel dönüşüm hamlesi, Türkiye’de mimarlık ortamında farklı görüşlerin çatışması, bölünerek tarafların oluşması ve bu taraflar arasındaki gerilimlerin belki de o güne dek hiç görülmemiş düzeye çıkmasına neden oldu.
Büyük kentsel dönüşüm hamlesini doğuracak olan, mimarlık ortamını da dönüştüren inşaat furyası ise 2000’ler ve asıl olarak da 2005’ten itibaren başladı. Türkiye’de 2005 yılı, 1998 Marmara depremi ve 2001 ekonomik krizi sonrası duraklayan inşaat ve emlak piyasasına devasa sermayenin akmaya başladığı yıl oldu. 90’lı yılların sonlarında 60 milyon m2’ler düzeyinde dolaşan, hatta 98 depremi ve 2001 krizi ile 40 milyon m2’lere kadar gerileyen yıllık inşaat ruhsatı hacmi, 2005 yılında büyük bir sıçrama ile 100 milyon m2’nin üzerine çıktı ve düzenli bir artışla 2014’te yıllık 220 milyon m2’yi buldu. 2005 yılı ayrıca “kentsel dönüşüm” kavramının 5366 sayılı kanun ile Türkiye gündemine girdiği yıl oldu; daha sonra bunu pek çok yasal düzenleme izledi. (Sayısal veriler Türkiye İstatistik Kurumu - Yapı İzin İstatistikleri’nden alınmıştır.)
Özellikle İstanbul’da 2005 yılından itibaren, bir yandan Tarlabaşı, Fener-Balat, Sulukule gibi şehrin tarihi çekirdeğindeki kentsel yenileme projeleri, bir yandan Gülsuyu, Okmeydanı, Fikirtepe, Kartal, Küçük Çekmece gibi kentin biraz daha kıyısında ve daha geniş alanlarda başlatılan devasa kentsel dönüşüm projeleri, bir diğer yandan da kentin merkezi iş alanı (MİA) dışına taşarak, kent dokusu içine tartışmalı imar hakları ile serpiştirilen “büyük yapılar”, birbirinin peşi sıra ve hızla ilan edilerek inşa edilmeye başlandı. TOKİ bir yandan Türkiye genelinde muazzam sayılarda birörnekleştirilmiş toplu konut üretirken, öte yandan özellikle İstanbul için, toplu konut faaliyetlerinin çok ötesine geçerek, doğrudan hükümete bağlı bir tür gayrimenkul geliştirme şirketi gibi çalışmaya başladı. 2010 yılından itibaren 3. köprü, 3. havalimanı ve nihayet “çılgın proje” Kanal İstanbul ile önerilen müdahalenin boyutları coğrafi düzeye yükseltildi ve 2005-2015 arasındaki on yıl, Türkiye tarihinin açık ara en yüksek inşaat faaliyetine konu olmuş olan on yılı oldu.
Bu hummalı proje ve inşa faaliyetinin gözümüzde canlanması için bahsedilen yapı ruhsat hacmi rakamlarını açmakta fayda var; Türkiye’de bu on yılda yaklaşık 1.6 milyar m2 inşaat için ruhsat alınmıştır. Türkiye’nin tüm nüfusu için kişi başı 20 m2’yi aşan bir inşaat alanı demektir bu. Diğer bir deyişle, bu alanın yaklaşık %75’inin konut amaçlı kullanılan binalar için olduğu göz önüne alındığında, Türkiye nüfusunun yarıyı aşan bir kısmının bu on yıl içerisinde yeni bir konut sahibi olmak üzere inşaat ruhsatı aldığı anlamına gelir. Türkiye’deki tüm yerleşimlerin yarısından fazlasının on yıl gibi bir sürede yenilendiği, ya da bir o kadarının mevcut yerleşimlere eklendiği anlamına gelir kabaca bir hesapla.
Şüphesiz bahsedilen büyük inşaat faaliyetinin, deprem riski, özellikle iç göçün yarattığı konut açığı gibi son derece somut nedenlerinin yanı sıra, gayrimenkul piyasasının aşırı spekülatifleşmesi gibi nedenleri de var. Ancak nedeni ne olursa olsun, imar ve inşa faaliyeti bu derece hızlı bir şekilde, toptan ve tekelcilikle yürütüldüğünde, oluşan spekülatif piyasa nedeniyle yaratılan doğa ve sosyal yapı tahribatı, neredeyse depremin yaratacağı tahribat ile kıyaslanabilir bir niteliğe bürünür. Kentlerde zaten dezavantajlı durumda olan kesimler kentlerin dışına sürülür, kentler tanınamayacak kadar değişir, doğa ve kültür üzerinde yaratılan tahribatın boyutları katlanır. Sadece yukarıda kaba bir hesapla verilen sayısal tablo bile durumun ciddiyetini görmek için yeterlidir. On yıl gibi kısa bir sürede Türkiye’deki tüm kentlerin yarısından fazlası yeniden inşa edilmiş ya da tanınmayacak kadar değişmiş demektir. Bu da toplumun yarısından fazlasının, hatta belki tümünün, doğduğu ve yaşadığı yapılı çevreye dair kentsel belleğin somut olgularının neredeyse tümünü yitirdiği anlamına gelir. Oluşan eşitsizlik ve geri dönülemez doğa ve kültür tahribatı yanında, sadece bu büyük bellek kaybı bile, toplumsal olarak ciddiye alınmak zorunda olan bir olgudur. Bu durum sadece mecazen çılgın olmakla kalmaz, toplum için öngörülemeyecek pek çok sorunun bizatihi kaynağı haline gelir. Bu dönemi İstanbul üzerinden en iyi anlatan eserlerden biri olan İmre Azem’in 2012 yılında çektiği “Ekümenapolis” filmi, şüphesiz ileriki kuşaklar için de iyi bir belge niteliği taşıyacaktır.
2005 yılında başlayan bu büyük kentsel dönüşüm hamlesi karşısında, dönüşüm mağduru olan mahalle meclisleri ve dernekleri, semt dayanışmaları ve türlü çevre koruma grupları organize olarak, tepki göstermeye ve farklı sivil toplum kuruluşları ile dayanışma içerisinde hukuki mücadele vermeye başladılar. Bu mücadelelerin önemli bir bileşeni de Mimarlar Odası ve sayılı da olsa akademik ortamdan gelen bazı mimarlar olmasına rağmen, mimarlık ortamının bir bütün olarak bu denli büyük bir inşaat faaliyetine birçok anlamda hazırlıksız yakalandığını söylemek herhalde yanlış olmaz.
1980’lere kadar Türkiye’de hâlâ asli işverenin önemli ölçüde bakanlıklar, belediyeler gibi devlet kurumları olduğu ve yapılan işlerin boyutça ve sayıca bugünle kıyaslanamayacak kadar küçük olduğu bir mimarlık ortamı vardı. 80’lerde turizm yatırımları ile bir ölçüde değişmeye başlayan ortamda, ancak 90’lardan itibaren bu kez İstanbul merkezli ve özel sermayeye dayalı bir mimarlık odağı ortaya çıkmaya başladı. O yıllarda kendisini hem yeni yayına başlayan mimarlık dergilerinde, hem okul stüdyolarında hem de tek tük de olsa inşa edilmiş işlerde, etkinlik ve sergilerde gösteren yeni bir mimar kuşağı, kendinden öncekilerin çoğundan farklı bir şekilde, yaptıkları işleri kamusal ortamda anlatıyor ve tartışmaya açıyordu. Türkiye’nin o güne dek oldukça patriarkal yapılandırılmış mimarlık ortamında bu yeni ve özgürlükçü bir eğilim idi. Bu nedenle bu kuşak da hak ettiği ilgi ve iltifatı o dönemde gerek akademik ortam gerekse çeşitlenen mimarlık yayınlarında pek çok şekilde gördü. Hatta bu kuşak içinden bazı isimleri farklı odaklar etrafında bir araya getirerek uluslararası ortamdakine koşut “yıldız mimar” profilleri ve grupları da yaratılmaya çalışıldı bir dönem.
2000 yılına kadar, yapılan işlerin niceliği halen görece sınırlı olsa da, nitelik açısından yaşanan çeşitlenme ve bunların etrafında dönen tartışmalar, canlı bir mimarlık ortamı yaratıyordu. Ancak mimarlık ortamının, hem pratisyen mimarlar hem de akademisyenler açısından bakıldığında, yaklaşmakta olan büyük inşaat furyasına, ne organizasyonel yapı olarak, ne de mimarlık ortamı üzerindeki etkilerini bir bütün olarak kavrayacak kadar düşünsel olarak hazırlıklı olduğunu söylemek mümkündü. Birkaç yıllık bir süre içerisinde, Türkiye’de o güne kadarki kuşakların rüyasında görse hayra yormayacağı şekilde, yüz kişinin üzerinde mimarlık ofisleri ve yüz binlerle metrekarelik iş hacimleri ortaya çıktı. Ancak tüm bunlar, beklenmeyecek ve durup etraflıca düşünmeye fırsat bırakmayacak kadar hızlı bir şekilde cereyan etti. Belki de bu nedenle, tüm bu inşaat furyası boyunca mimarlık camiasının önemli bir kısmı toplamda etkin bir görev almış olmasına rağmen, neredeyse tüm taraflarca paylaşılan söylem, bunun “maruz kalınan” bir süreç olduğu biçimindeydi.
Uluslararası ortamda da yaygın hale gelmiş olan, “kent planlanamaz” mottoları, “kelebek etkisi” teorileri, tabula rasa, mixed use, büyüklük, yeni nesil kamusal alanlar söylemleri, içinde bulunulan süreç açısından ne anlama geldiği doğru dürüst anlaşılmadan Türkiye’de de yayıldı.
Burada haksızlık etmemek için şunları da hatırlamakta fayda var. Bu süreç başından tümüyle öngörülebilir değildi. Belki ancak şimdi, on yıl sonra farklı yönleriyle bir ölçüde anlaşılıp incelenebilir. Bunun yanında, bu inşaat furyasının, her şeye rağmen, özellikle İstanbul için deprem riski gibi gayet rasyonel nedenleri de vardı, en azından başlangıçta. Ayrıca bu durumun bütünselliğini kavrayarak, gerekli düşünsel tavrı kurması ve göstermesi beklenebilecek olan akademinin kendisi de yapısal sorunları ile fazlasıyla meşguldü; 1990 yılında 11 mimarlık bölümü olan Türkiye’de bu sayı, 2000’de 25’e, 2010’da 45’e, 2015’te ise yine büyük bir sıçrama ile 122’ye çıkmıştı. Bugün açılan ve kapanan bölümlerle birlikte 130’un üzerinde mimarlık bölümü var ve bu bölümler her yıl toplamda 6000’in üzerinde kontenjanla öğrenci alıyorlar. Dolayısı ile mimarlık akademisinin kendisi de bu süre boyunca büyük ölçüde kendi sorunları ile boğuşur hale gelmişti.
Tüm bu süreçte, mimarlık ortamında pek çok farklı görüş ve tepki oluştu; bir kısım gönüllü olarak katıldı bu büyük inşaat furyasına, bir kısım sessizce kıyısında yer aldı, bir kısım bir yandan eleştirip bir yandan nemalandı, bir kısım şiddetle karşı çıktı, hukuki ve toplumsal mücadele verdi, bir kısım katılanları suçladı, bir kısım karşı duranları salt eleştirip alternatifleri geliştirmemekle suçladı. Süreç ilerledikçe, mimarlık ortamı içerisindeki tüm bu çatışmalar da giderek daha sert bir hal aldı. Ancak sonuç olarak, tüm bu çatışmalarla da birlikte, büyük kentsel dönüşüm hamlesi, adı açıkça anılsa da anılmasa da, ister istemez mimarlık ortamı ve tartışma alanının bütününü işgal eder hale geldi.
Bu zorlu dönem içerisinde, mimarlık ortamına yeni katılan, görece genç kuşaktan bazı gruplar ise, uluslararası ortamın da farkında olarak, içinde bulundukları koşullara karşı eleştirel bir mesafe aldılar ve pek çok farklı kanaldan beslenen, kendilerine özgü mimarlık pratiklerini kurmaya ve denemeye giriştiler. Olağan piyasa dinamiklerinin zorlayıcı denklemlerinin kısırlaştırdığı bir ortamda bu gruplar, farklı denklemler üzerine kurulu farklı mimarlıkların da olabileceğini sadece iddia etmekle de kalmadılar, bazıları bizatihi inşa etmeye giriştiler.
Bu süreçte Türkiye için anılması gereken önemli dönemeçlerden biri de herhalde 2013 yazındaki Gezi hareketi oldu. Gezi Parkı etrafında oluşan direniş, hem Türkiye’deki kent hareketlerinin bir patlama yaşadığı önemli bir eşik oldu, hem de mimarlık ortamı içerisindeki farklı tavır ve tarafların kendini sınaması için bir mihenk taşı haline geldi.
Belki bugün bile, hâlâ bu süreci tamamen ve derinlemesine değerlendirmek için erken; ne de olsa bu hummalı inşaat faaliyetinin sonuçlarını esas olarak önümüzdeki on yıllarda toplumca yaşayarak göreceğiz ve mimarlık ortamındaki farklı aktörlerin bu koşullarda nasıl bir sınav vermiş olduğunu değerlendireceğiz. Ancak bugünden geriye doğru baktığımızda, geleceğimizi de büyük ölçüde etkileyecek ve belirleyecek bir on yıl yaşadığımızı inkâr etmek mümkün değil. Gerek Türkiye, gerekse uluslararası mimarlık ortamı açısından da yeni bir kırılmanın eşiğinde olduğumuz görülmekte.
Belki de bugün artık yeni ufuklara bakmanın zamanıdır.

DAYANIŞMA MİMARLIĞI
Güncel Arayışlar ve Yeni Açılımlar

Dayanışma Mimarlığı sergisine katılan gruplar, Türkiye’deki bu hızlı ve bir yönüyle son derece yıkıcı kentsel gelişimin yaşandığı, mimarlık ortamının ise uluslararası hâkim söylemle birlikte bir tür sıkışma yaşadığı dönem içindeki farklı arayışlardan doğdu. Bu genel koşullara eleştirel bir mesafe ile yaklaşan görece yeni kuşaklar, kendilerine bu koşullar içerisinde farklı yollar kurup deneyebilecekleri alanlar açtılar. Sergideki gruplar ve işlerin tümü, işte bu arayış ortamının ürünleri ve bu ortam içerisindeki belirgin bir izleğin kurucu ve takipçileridir.
Sergideki grupların bazıları doğrudan kendi yerelliği içerisinde oluşmuş bir kentsel mücadeleye mesleki becerileri ile katıldılar ve destek oldular. Bazılarının kolektif üretim gruplarının oluşumu doğrudan yerel bir mücadele ile sınırlı. Bazı gruplar, herhangi bir yerelliğe bağlı olmaksızın, farklı mücadelelere eklemlenerek, mesleki becerileri ile bir anlamda dışarıdan destek verdiler. Bazı gruplar ise, belirli mücadeleler ve dayanışmalar ile doğrudan bağlantılı olmaksızın, dönemsel işbirlikleri kurarak, daha özgürlükçü ve kolektif bir mimarlık pratiği arayışından doğdu.
Dayanışma Mimarlığı sergisine katılan her grup, yaptıkları işlerle kente, doğaya ya da toplumsallığa dair bir mücadeleye gönüllü katkılarıyla umulmadık şeyleri mümkün kılıyor ve yalnızca bu katkı bile dikkate değer. Ancak grupların kendilerinin de çoğunlukla belirttiği gibi, gönüllü olmakla birlikte, tüm bu işler basit anlamda bir tür “hayır işi” değil. Tersine, destek verdikleri mücadelelere katılma biçimleri, bu hayır işi kavramının da ait olduğu toplumsal mekanizmayı sorgular ve alternatifler üretir nitelikte. Dayanışmalara koydukları katkılar, kendilerine de mimari arayışlarını sınayabilecekleri bir alan oluşturuyor.
Mimari açıdan bakıldığında ise, bu katkıların ötesinde, her grup, mimarlık ortamının önüne yeni olanaklar ve tartışılması gereken yeni alanlar açıyor. Her grubun çalıştıkları alanlar ve birlikte çalıştıkları mücadelelere verdikleri katkılar, mimarlık pratiği ve tartışmasını, yapı üretimi ve onun nitelikleri ile sınırlanmış bir çerçeveden çıkartıp toplumsallaştırarak genişletiyor ve zenginleştiriyor. Ortaya çıkan çalışmalar, hepimiz için kent ve mimarlık tartışmalarında kullanacağımız öncü ve örnek çalışmalar olacak.
Plankton Projekt, ismiyle müsemma; bunca büyük işlerin konuşulduğu ortamda, en küçük ve uzaktaki bir işin bile, boyutlarından bağımsızca büyüyebilen bir etki yaratabileceğini hatırlatıyor her birimize, yaptıkları her yeni işle. İlk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünen bu küçük işlerin her biri, anonimleşmeyen bir kolektif mimari üretimin örnekleri.
Herkes İçin Mimarlık (HİM), Gezi Parkı Şenlikleri’nden, Atıl Köy Okulları Projesi’ne kadar hayata geçirdikleri pek çok projede, kolektif tasarım ve uygulamanın önde olduğu bir mimarlık pratiğinin örneklerini veriyorlar uzunca zamandır. HİM, kolektif tasarım ve uygulamadan, kent hakları mücadelesine ve hatta mimarlık eğitimine kadar uzanan geniş bir çalışma alanı ve birikimi ile, olağan yapıların mimarlık ortamında kolayca edinemeyeceği bir etki alanına sahip şimdiden.
Herkes İçin Mimarlık ve Plankton Projekt bir arada düşünüldüklerinde ise, alışıldık mimarlık pratiğinin ötesinde, kolektif bir mimarlığın olanaklarını araştıran ve uygulayan organizasyonların önümüzdeki dönemde giderek gelişeceğini ve gündemde olacağını muştuluyorlar.
Düzce Umut Atölyesi, Düzce depremi sonrası evsiz kalan kiracıların uzun mücadelesine katılarak, tapu sahibi olmayanların da hak sahibi olabileceğinin tescil ettirilmesine büyük bir katkıda bulunuyor. Böylelikle sadece Düzceli depremzedelere değil, kentsel dönüşüm furyasının en önemli sorunlarından biri olan “yerleşiklerin hak sahipliği” kavramının gelişmesine ve tüm kentsel dönüşüm mağdurlarının hak mücadelesine de katkı sağlayarak öncü bir çalışma yapmış oluyor.
Mimar Meclisi ise, mahallelerin yenilenmesinin tek yolunun toptancı ve sosyal dokuyu yok sayan projeler olmadığını, mahallenin sakinleri ile birlikte çalışarak örnekliyor. Küçük Armutlu’daki sürece kendi yaratıcı katkılarının yanı sıra, yürüttükleri “K. Armutlu Yerinde ve Yerlisiyle İyileştirme Süreci”, özelleşmiş mimari yarışma, atölyeler, halka gönüllü tasarım desteği, kolektif inşa atölyesi gibi yenilikçi yol ve yordam önerileri ile giderek çoğalan kolektif mimari pratiğini de doğrudan inşa ediyor.
Mimar Meclisi’nin Armutlu’da yürüttüğü yaratıcı ve mütevazı süreç sayesinde bugün bizler, tek elden ve toptan şekilde yürütülen, geniş toplumsal kesimlerin yerinden edildiği “kentsel dönüşüm” söylemi karşısında alternatifsiz değiliz ve artık alternatiflerimizi artı ve eksileri ile konuşabilecek bir tartışma zeminine sahibiz.
Diğer yandan, Düzce Umut Atölyesi’nin Düzceli depremzedelerin mücadelesine verdiği katkı sayesinde, bugün kentte yerleşik yaşam hakkının sadece tapu sahipliğinden ibaret olmadığını örnekleriyle konuşabileceğiz.
Başka Bir Atölye, akademik ortamdaki bir stüdyodan başlayarak, kentsel mücadeleden korumaya, kırsal bölge çalışmalarından teori ve eleştiriye kadar geniş bir alanda çalışıyor. Türkiye’de mimarlık ortamının son on yılda, tüm bu hızlı yapma etmelerin arasında, belki en çok eksikliğini çektiği şey, etkin bir eleştiri ve teori ortamının yokluğu idi. Başka bir atölye, yaptıklarının ötesinde, bir yandan tüm bu mücadelenin Türkiye ve uluslararası bağlam içerisinde yerine oturmuş teori ve eleştiri ortamını oluşturmak için de çalışıyor.
Kuzguncuk Bostanı Koruma Girişimi, Kuzguncuklular Derneği’nin uzun yıllardır süren mücadelesine verdikleri destekle, İlya’nın Bostanı’nın bir kentsel tarım alanı olarak kullanımını mahalle sakinlerinin önce tahayyül etmesini, sonra da savunmasını ve korumasını sağladı. Böylelikle hem İlya’nın Bostanı mahallenin de kullanabildiği bir alan olarak korunmuş oldu, hem de mimarlık tartışması orada yapılması planlanan okul, hastane ya da herhangi bir başka yapının niteliklerini tartışmak gibi dar bir alana sıkıştırılmak yerine “Kent içinde bostan nasıl işleyebilir ve korunabilir?” gibi çok daha asli ve özgür bir alana taşınmış oldu.
Benzer bir şekilde, Tarihi Yedikule Bostanları Koruma Girişimi de, “İstanbul’un sur içinde bugün bostan olur mu?” sorusuna cevabı, 2000 yıllık kültür mirası birikimine dayalı şekilde bostanın bugün de orada kentsel yaşantının içinde varlığını sürdürmesinin hem olanaklı, hem de gerekli olduğunu kamuya anlatarak vermiş oldu. Yedikule bostanları koruma süreci, henüz Kuzguncuk örneğindeki gibi tamamlanmış ve bostanlar korunabilmiş olmasa da, girişimin bu konuda aldığı yol ile, mimarlık ve koruma alanındaki tartışmamızı, oraya yapılması planlanan park ve yapıların nitelikleri yerine, 2000 yıllık bir kentsel tarım alanının etkileşim içinde olduğu kara surları ile birlikte kentsel yaşama nasıl entegre edilebileceği gibi çok daha inceltilmiş bir noktaya çekmeyi başarmış görünüyor.
Her iki bostan örneği, somut olmayan kültürel miras konusunda öncü çalışmalar olmanın yanı sıra, bostan mefhumunu, Langa Bostanı, Çukurbostan, Çengelköy Bostanı gibi kentte artık sadece adı kalmış bir form olmaktan çıkarıp, mimari ve kentsel bir form olarak yeniden üreterek, mimarlık ve kent tartışmalarımızın içine yeniden dahil etmiş oluyor. Böylelikle bugün artık “Kentte bostan olur mu?” sorusuna sadece argümanlarla değil, örneklerle yanıt verebilme ve tartışma olanağına kavuşuyoruz.
Şüphesiz her bir çalışmanın eleştirilecek yönleri var ve bu eleştirel kanalları açık tutmakta da sonsuz fayda var. Bu çalışmaların zenginleşmesi, çoğalması ve gelişmesi bu eleştirel zeminin korunmasına bağlı. Grupların özgün bir yönü de, yapılan işlere yönelik tüm sahiplenme duygularına rağmen, kolektif çalışma yöntemleri sayesinde, kendi içlerinde de üreyen bu eleştirel zemine olanak tanımaları ve dolayısı ile gelişmeye açık olmaları.
Sergideki her grup, yaptıkları işler ile, her biri çalıştıkları alana özgü olacak şekilde mimarlık alanının da tartışma zeminini genişletiyor. Mimarlık üretiminin kendi niteliklerinden, kentsel tartışmalara kadar yayılan bir alanda verilen ürünlerin tek tek her biri, önümüze mimarlığa dair yeni örnekler, sorular ve olasılıklardan oluşan bir alan açıyor.
Tüm grupların çalışmaları bir arada düşünüldüğünde ise, üretim hacmi artarken ufku daralan bir mimarlık ortamında, piyasanın olağan denklemlerinin dayattığı sınırları özverileri sayesinde özgürleştirerek mimarlık tartışmalarının da asli bir zemine çekilmesini sağlıyorlar. Üstelik sadece var olanı sorgulamak ve eleştirmekle kalmıyor, fikren özgürleşme çabasındaki bir mimarlık ortamının öncü ürünlerini de veriyorlar. Dikkatli bakıldığında bu çalışmaların bütünü, alan ve değer hesaplarından ticari gizlilik sözleşmelerine, devasa ofislerden sansasyonel projelere, medyatik PR faaliyetlerinden metalaşmış ödül endüstrisine yayılan denklemler üzerine kurulu bir mimarlık ortamının, pek de öyle kendini sunduğu ve dayattığı gibi alternatifsiz olmadığını, başka bir mimarlığın bugün ve burada da mümkün olduğunu söylüyorlar. Böylelikle farklı yönlerdeki yeni arayışlarla birlikte, mimarlık ortamının gerek Türkiye gerekse uluslararası ortamda kaçınılmaz olarak önünde durduğu değişimin eşiğine bir taş eklemiş oluyorlar.

SERGİ VE KİTAP ÜZERİNE

Dayanışma Mimarlığı Sergisi ve kitabı, yaklaşık altı aylık bir çalışma sonucunda hazırlandı. Bu hazırlık süreci boyunca, sergiye katılan tüm gruplarla, hem sergi ve kitabın içeriğinin, hem tüm grupların çalışmalarının tartışıldığı uzun toplantılar yapıldı.
Bu çalışmaları bir arada sergileme düşüncesi, bir yandan mimarlık ortamının ihtiyaç duyduğu yeni açılımları görünür ve tartışılır hale getirme ihtiyacından, bir yandan da Türkiye mimarlık ortamında zaten yapılmakta olan etkinliklerden esinlenilerek doğdu. 2016 yılı içerisinde yapılan farklı öneri ve etkinlikler bu grupların bazılarının çalışmalarını bir araya getirmişti. Sinan Logie ve Yaşar Adanalı’nın “Her Yer Cephe Her Yer Umut”, Merve Bedir ve Branden Cormier’in “Geziden Sonra”, Gül Köksal, Eray Çaylı ve Sinan Logie’nin “Bir Pavyon İki Etkinlik” çalışmaları, benzer grupların yaptıklarını bir araya getirerek tartışma amacını taşıyordu. Dayanışma Mimarlığı sergisine katılacak gruplar da, bu çerçeveler içerisinde, bugün halen aktif olarak farklı mücadelelere katkıda bulunan, kolektif mimarlık pratiğini oluşturmaya çalışan gruplar arasından seçilerek davet edildi.
Şüphesiz bu çerçevede değerlendirilebilecek gerek bugün aktif olarak çalışan, gerekse bu çalışmaların öncülü sayılabilecek pek çok farklı gruptan söz edilebilir. Mimarlar Odası’nın da çoğunun bileşeni olduğu pek çok farklı kent hakları dayanışma grubunun yanı sıra, 70’lerde sosyalist mimarların gecekondu mahallelerinde yürüttükleri çalışmalar, özellikle 90’larda başlayan öğrenci buluşmaları ve mimarlık eğitimi kökenli pek çok etkinliğin de benzer yerlerden ilham aldığı söylenebilir. Bu yönüyle bu sergi ve kitabın da, Dayanışma Mimarlığı başlığı altında ele alınabilecek çalışmaların eksiksiz bir dökümü ya da değerlendirmesinden çok, bir başlangıç ve önümüzdeki dönemde çoğalarak daha da değerlenecek çalışmaları bir araya getirip işaret eden bir öncül olarak değerlendirilmesini dileriz.
Bu sergi ve kitabın hazırlık aşaması, tüm gruplar için ilave bir çalışma oldu ve her bir grup kendi zamanlarını ayırarak azami katılımı gösterdi. Önümüzdeki dönemin, tüm grupların kendi çalışmalarını dilediklerince sürdürebilecekleri, farklı katılımlarla mimarlık ortamının daha da çeşitleneceği bir dönem olmasını dileriz.

H. Sinan OMACAN
TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi
Başkan Yardımcısı